UÇAN KUŞ ARŞİV

YUKARI

 



 

ERKEKLER TAMAM DA SİZE PEK OLMUYO

Artur'da bir tuvalet sorunu var evet. Yüzlerce kişiye hizmet eden Barın 1, yine yüzlerce kişiye hizmet eden tavernanın 2 + 1pisuar, neredeyse bin kişiye hizmet eden ahmet büfenin 1, yine neredeyse binlerce kişiye hizmet eden disconun ise 2 + 2 pisuar tuvaleti bulunmaktadır. Herşeyi geçiyoruz ama ahmette içerken tuvaleti gelen yandı. Ya her an 3-4 kişiyi bulan sırayı bekleyecek, ya Sininin kertenkele ve küçük haşerelerle dolu tuvaletinin yolunu tutacak, ya da evine gidecek. Tüm bunları göze almayan ayılar(!) da tuvaletini doğa ile paylaşacak.

Buraya kadar herşey kabul edilebilir ama ya aşağıdaki resim! Ahmet yakınlarında, hatta biraz uzağında bile diyebiliriz, bir evin dibini mesken tutmuş ve nasıl olsa kimse gelmez diye maşallah yani... ama arturluyuzdotcom 2.0 megapiksel telefonlu kameralar ve 1.5 milyar değerinde 5.0 megapiksel Sony M2 marka video ve foto çekme makinası boş mu duruyor. ASLA! Ve işte böyle yakalanıyorsunuz güzel bayan. Kim olduğu muamma zaten kim olduğu anlaşılsa bu resmi koyamazdık. Belki yakın çevresi tanıyıp gülüşmelere yol açacaktır ama bu kadarınada pes doğrusu. Bunıun bir adım ilerisi ayakta erkek gibi işemek valla...

Terlikleriniz, kotunuz, bluzunuz çok şık. Saçlarınız çok havalı. Ama bu manzara???? Bişe söliyim mi, bu manzara bile yakışıyo bakmayın sabahtır eleştirdiğime ahahaa

Neyse Arturlu bayanlar siz siz olun, erkeklerin alanlarını doldurmayın, bizde zaten arkadaşımız olan bu hanımefendiyi işemek için çıktığımız tur sonucu bulmuştuk. Lütfen ama yaa başka zakkum mu yok!!

 

 

ARTUR'DA CENGİZ'DEN SONRA BİTMEYEN MÜZİK SORUNSALI

Eveeet 2006ARTURSUMMER'ın başlamasına sadece 2 ay kala hepimizi yakından ilgilendiren bir konuya değinmek istedik. Artur'da senelerdir aşılamayan müzik sorunsalı !!

Ender & Erdal Abi senelerdir Artur'a hizmet vermektedir. Bar, Disco, Balıkçı vesaire derken her sene bir şekilde temmuz ve ağustos aylarındaki eğlencemiz bir bakıma onlara bağlıdır. Bar ve Disco'nun iyi işletildiği senelerde resmen yazlarımız kat kat kat güzel geçer. Onlarda sağolsun ellerinden geleni yapmakta, biz Arturluların -bir bakıma- kahrını çekmektedir. Tabii ticaret bu, karşılığında da iyi meblağlar kazanmaktadırlar. Helali hoş olsun...

Ancak Artur'da DJ Cengiz'den sonra bir türlü çözülemeyen MÜZİK sorunu vardır! Eskiden her Artur'lu yaz bitipte şehirlerine dönerken sevgili Cengiz'den rica ederek bir CD yapmasını isterdi. Çünkü Cengiz bize duymadığımızı, bilmediğimizi çalardı. En güzellerini keşfedip, en güzellerini çalardı. Bodrumda, Çeşmede çalan müziği Artur'a getirmişti. Gerçek bir DJ'di. Biz o CD'leri kış boyu dinler, arkadaşlarımıza dinletirdik. Cengiz sayesinde ArturDisco çok eğlenceli yaşanırdı. Haftaiçi/haftasonu farkı olmadan herkes her gece discoya çıkardı. Herkesin kabul ettiği gibi gece eğlenmenin iki değişmez temel unsuru var; Birincisi ALKOL, ikincisi MÜZİK. İşte bu ikinci şık Cengiz'den sonra hiçbir zaman düzgün olmadı. Hep eğlencelerimiz yarım kaldı. Hep gecelerimizin eksik yaşandı.

Artık biz DJ'lerden CD almak yerine, CD verir olduk. "Al bunu da çal kardeş bak bu moda", "Bak bunu Ankara & İstanbulda her clubta çalıyolar bi dene" diye onlarca parça verdik DJ'lere... Onlarda binbir suratla -DJ'e sen işinimi öğretiyosun edasıyla- çaldılar. Biraz da diktayla:)) Şehirlerimize dönünce hit olmuş parçaları öğrendik... Bodrum'da, Çeşme'de ne çalmış hayretle dinledik... Ne de olsa Artur'da 2 ay izole olmuştuk kaliteli müzikten dimi... Artık ArturDisco'da gecenin tam ortasında İbrahim Tatlıses çalmaktan vazgeçmeliyiz!!! En amele müzikleri getirip gecenin ortasına -en eğlenceli yerine- yerleştirmekten vazgeçmeliyiz!!! Tam gaza gelmişken birden üfffffff diye durulmak, kafamız iyiyken discoya çıkıp iki dandik müzikle kendine gelen tipler olmak istemiyoruz!!! Kötü şarkı talep edenlere de "Artur kapıdan çıktıktan 3 km. sonra LAYLA diye bir disco var, oraya git kardeşim" demeliyiz. Burası Kızılay kurumu değil ki herkese istediğini versin, burası adı üstünde D I S C O !

Uzun lafın kısası biz artık Artur'da düzgün müzik istiyoruz. Kaliteli müzik istiyoruz. Gerçek bir DJ istiyoruz. Kışın en güzel yerlerde çalan müzik konseptini ArturDisco kabinlerinden duymak istiyoruz. Bodrum'da, Çeşme'de ne çalıyosa AYNI YAZ o parçaları ARTURDISCO'da duymak istiyoruz. Nasıl olsa iğrenç çalıyo diye saat 2'lere kadar Ahmet'te kendi müziğimizi çalmak istemiyoruz. Nasıl olsa iğrenç çalıyo diye hafta içi çıkmayalım demek istemiyoruz.

Peki nedir güzel müzik, kaliteli müzik? Varmıdır bunun bir kuralı, nizamı, kanunu? ELBETTE VARDIR! İstanbul, Ankara, İzmir ve daha birçok büyük şehrimizin en güzel, en çok rağbet gören, en çok kitleye ulaşan gece mekanlarında "club" kültürü hakimdir. Yani "commercial" müzik çalınmaktadır. Türkçeye bire bir tercümesi Piyasa değildir ama bu tür müziğin Türkçe karşılığı "Piyasa" müziktir. Yani yine DJ'in performans sergilediği, o sıralar ünlenen, popüler olan yabancı ve yerli şarkıların karışımıdır. (ort. %70 yabancı, %30 yerli). Kaliteli kulüplerde örneğin 2 saatlik bir DJ setinin 1.5 saati yabancı, yarım saati yerli şeklindedir. Kalite düştükçe Türkçe müziğe ayrılan süre yükselir. Yabancılar House müzik bazlı parçalardır genellikle, yerlilerde -mesela şuan kesinlikle Gülşen'in son albümü, Serdar & Kenan & Musti Rmx'leri, Hande Yener, Demet Akalın v.s flndır. (Zaten dikkat edin bu sanatçıların hızlı parçalarının alt yapısı resmen electronic müzik sounduyla aynı olmaya başladı.) ARTURDISCO ARTIK YAZLIKÇI DİSCOSU OLMAKTAN ÇIKMALIDIR! ARTUR DISCO ARTIK CİDDEN GÜZEL MÜZİK ÇALAN BİR MEKAN HALİNE GELEBİLİR! HERKESİN ERKEN ÇIKMAK İSTEDİĞİ VE HAFTA İÇİ DE DOLDURMAK İSTEDİĞİ BİR YER OLABİLİR. ARTUR DİSCO TÜRKİYEDEKİ EN GÜZEL CLUBLARDA ÇALAN PARÇALARIN ÇALDIĞI BİR DISCO OLABİLİR! BU HİÇTE ZOR BİRŞEY DEĞİLDİR! Sadece bu sene kış boyunca piyasayı, interneti iyi takip etmiş ve commercial müziği benimsemiş bir DJ orada çooook güzel bir 2 ay yaşatabilir bize.

Ender & Erdal Abi inanın bu o kadar zor değil. Ve inanın Artur gençliği bunu hakediyor. Artur nüfusunun %90'ı İstanbul, Anlara ve İzmir'den gelmektedir. Bu insanlar koca kış boyu güzel müzik dinlemektedir. Tatil için geldiği Artur'da bu müziğin devam etmesini ister. Bu da en doğal hakkıdır. Bu yaz bunu bizden esirgemeyeceğinizi düşünüyoruz...

P.S: Biz elimizden gelen herşeyi yapmaya hazırız. En güzel CD'leri sizlere ve anlaştığınız DJ'e ulaştırabiliriz. İsterseniz haftada birkaç gece çalıp değişik bir hava yaratabiliriz. Ama bence bu artık sizin için bir görevdir. Nasıl olsa "tekel" mantığıyla değil, gerçek bir işletmeci mantığıyla yaklaşırsanız bütün gençliği sevindirmiş olursunuz. Sizin hakkınız ödenmez, bizlerin de ufak ricaları kırılmaz:))

P.S2: Ender Abi'nin haberle ilgili cevabını okumak için tıkla

 

 

CANADA'NIN SOĞUĞUNDA LATİN RÜZGARLARI

Artur'un popüler simalarindan Memo bu ay yine konuğumuz (kaç oldu artık bende saymıyorum:) Gelecek hafta icinde yurda dönmesi beklenen yakısıklı simanin gözu bu aralar Colombialı (Colombia eşit değildir mafia, cocain v.s) güzel Maria'dan başkasını görmüyormuş. Öyleki, latin güzelin ülkesine dönmesi bile ikilinin aşkına engel olamamış. Saatleri bulan günlük telefon görüşmeleriyle iliskilerini sürdüren çiftin gelecekleri belirsiz gibi  gözükse de (hangi ilişkinin geleceği belirli ki), Memo, dost sohbetlerinde "aradığım aşkı sonunda Maria'yla  yakaladım, Allah bir engel çıkarmazsa yakın zamanda evlilik gözüküyor" şeklinde konuşuyormuş...

Eee ne diyelim Mehmet Bey... Artık günlük zevklerden geçip evlilik kararı aldığınız için sizleri tebrix ediyoruz öncelikle... Ardından Maria'nın ne kadar komplexsiz, doğal ve olduğu gibi göründüğünü gördükçe "size de tam böyle bir gelin" yakışır demekten kendimizi alamıyoruz! Son olarakta yengemizden ricamız memleketten dönerken 1kg. getirsin yeter diyoruz :)))) Satıp evlilik masraflarını çıkartırsınız kötü mü :))))

 

 

YILIN İLK BOMBASI

Doğrusu 2006'nın bu kadar hızlı başlayacağını tahmin etmemiştik. Artur'un iki tanınmış siması daha yılbaşı eğlencesinin sis perdesi aralanmadan, 2ocakta buluşmuş... Hem de ne buluşma..

Geçtiğimiz günlerde genç iş adamlarımızdan Emrah Bey'in Florya'da yürüttüğü bir iş dolayısı ile acilen İstanbul'a gelmesi gerekmiş. Ancak aynı gün yoğun sis dolayısı ile üç buçuk saat geçikmeli kalkan uçak bütün planları alt üst etmiş. Emrah Bey'in imdadına, tartışmasız en büyük dostlarından, çocukluk arkadaşı Mehmet Bey yetişmiş(nam-ı diğer Memo). Bir süredir Canada'da bulunan, yeni yıl için kısa süreliğine İstanbul'a dönen Mehmet Bey arkadaşının bulunması gereken toplantıda bizzat bulunmuş, gerekli evrakları vekaleten imzalamış. Öğleden sonra Florya'da olabilen genç iş adamı toplantının sonuna yetişebilmiş. Zaten çok geç katıldığı toplantıda inatla telefonu çalan Emrah Bey, sonunda telefonu açmak zorunda kalmış. Karşıdaki uzatmalı sevgilisi Julia Hanım, İstanbul'dan Ankara'ya dönme hazırlığı içinde olduklarını, ama eğer mümkünse bir gün daha kalıp görüşmek istediklerini söylemiş. O dakikadan sonra iş stresi biraz olsun hafiflemiş. Hem Jul şans getirmiş olacak ki, toplantı sonrası işlerde yoluna girmiş. Meğer hem eski sevgililerin barışması, hem de "yepyeni" bir aşkın doğması ikiocakta floryadaki sıkıntılı bir toplantıda yapılan telefon konuşmasıyla olucakmış. Florya-Erenköy hattı hızlı bir şekilde alınırken Mehmet Bey'in ailesi (İsmet Teyze & Yavuz Abi) gece için balık ziyafeti hazırladıklarını, ikiliyi asla yemekten önce bırakmayacaklarını söylemişler. Kızları birkaç saat daha bekletme pahasına bu güzel yemekte biraraya gelmişler(palamutlar çok lezzetliydi;p). Önce muhteşem bir akşam yemeği, sonrasında ise süpriz buluşma... Hem uzatmalı sevgililer, hem de Canada'dan henüz döndüğünün bile farkında olmadan birden başlayan kalp çarpıntıları... Sanki bunun için gelmişcesine, sanki içine doğmuşcasına... Hafta içi sakin bir gece geçiren İstanbul'da önce mid-point, planet, wispers'ta ısınma turları atan bu göz alıcı dörtlü, daha sonra Kuruçeşmede sosyetenin yılbaşında açılışını yaptığı son günlerdeki uğrak mekanı "blackk"te eğlenmiş. Geceyi de "The Marmara"nın "roof"unda tamamlamışlar... Kendilerini cadde çocuğu olarak lanse edenlerin bakışları arasında, bazılarının insan görmemiş gibi tavırlarından sıyrılarak çoooooooooooook eğlenen bu dörtlüye o gece mekanlar yetmemiş sanki... "Bunlarda nerden çıktı, aa bunlar Artur'lu, yanlarındaki kim???" gibi anlamsız bakışlar, gerçekten anlamsız kalmış, çünkü o gece en anlamlı şey; başkalarına değil de  sadece birbirine bakan gözlermiş...

Ne diyelim... Aslında hiç bir şey demiyelim... Fotoğraflar herşeyi açıklıyor sanki.

 

 

 

GÜN BİTER, TAVLA BİTMEZ

Arturluların tavla tutkusu dillere destandır! Adeta büyükten küçüğe aktarılan bu zevk, hergün yüzlerce parti oyunun oynanaması demektir... Bu da onlarca iddanın kaybedilip, kazanılması anlamına gelir... Taverna'nın sadece iki renkten oluşmayan, gökkuşağı modeli tavlaları oyunlara ayrı bir zorluk ve zevk katmaktadır... Ayrıca uzay kasa, tek zarlı ve/veya dört zarlı tavlalar da mevcuttur... Olmayan pulların yerine bozuk para kullanmaksa, sadece profosyonellerin işidir. Yukarıdaki resimde artık isimleri Artur kütüğüne kazınmış çok sevdiğimiz, ve hepinizin de çok sevdiğini bildiğimiz duayenlerimizi görüyorsunuz. İsimlerini tek tek zikretmek gerekirse; Murat Abi (nam-ı diğer Barbut), Mustafa Abi, arka planda Murat Hoca, Melih Abi, Barış Abi... Ve bizleri temsilen Yiğit... Ayrıca tabii alt resimde Artur'un ileri gelen üç değerli siması da Merkez Hakem Kurulu'nu oluşturmakta...

Bu resimlerin özelliği, sıradan bir Artur gününde değil,  özel bir turnuva sırasında çekilmiş kareler olmalarıdır... Çok sevdiğimiz Cengiz Abimizin babası, rahmetli Metin Aras adına düzenlenen turnuva tam bir vefa örneği olmuş, turnuva boyunca katılımcılar özel olarak yaptırılan Metin Aras t-shirtleri giymiştir. 2004SUMMER'da Tavernada gerçekleştirilen ve duayenlerle gençleri biraraya getirip "Yılın En İyi Tavla Oynayan Sanatçısını" belirleyen bu turnuvada ipi göğüsleyen tabii ki yıllarını bu oyuna adamış Mustafa Abi olmuştur.

Unutmadan, Artur'da kuşaklar arası iletişim çok sorunludur bildiğiniz üzere... Büyükler şikayet eder, gençler jandarmayla uğraşmak zorunda kalır. Büyükler sükunet, gençler eğlence arar. İşte bu tabuları yıkan, bu iletişimi sağlayan, ve hatta çoğu kez beraber eğlenen birileri varsa onlarda bu resimlerde gördüğünüz genç delikanlılar & aileleri -çoğu küçük koy sakini- ve güvercinin çocukları, yani bizleriz...

"Tavla bahane, bu dostluk şahane" diye klasik bir gazete manşetiyle bu haberimizi sonlandırırken, sevgili büyüklerimize de söylemek isteriz ki; Her büyüğü değil ama sizleri gerçekten çook seviyoruz...!

İmza: Memo, Murat, Barış, Emrah, Bumin, Yiğit, İsmail.

Ve işte merkez hakem komitesinin 10.000$ ücret karşılığı bir Japon firmasına yaptırdığı elektronik scoreboard. Hem skoru, hem oyuncu değişikliklerini hafızasında tutan bu mucizevi alet boş zamanlarında da ekrana "Merkez Hakem Komitesi" ibresini getirmektedir.

 

 

TARAFSIZLIĞIN RENGİ SARI-LACİVERT OLMUŞ

Sustukça Galatasaray'ın üstüne geliyorlar... Konuştukça Galatasaray alehine, Fenerbahçe lehine daha çok hata yapıyorlar... Bu iş nereye varacak, hiç bilmiyorum...

Bir kere, 2005-2006 Turkcell Süper Ligi'nde, tarafsızlığın adı Fenarbahçe, tarafsızlığın rengi sarı-lacivert olmuş... Geride kalan sadece 11 haftada, geçmiş senelere nazaran çok çok çok daha bariz hatalar yapıldı, yapılmayada devam ediliyor... Fenerbahçe, sayısını bile hatırlamadığım kadar puanı hakem camiasının çok değerli hakemleri sayesinde topladı. Galatasaray'da bir o kadar puanı aynı hakem camiasının pek değerli hakemleri sayesinde kaybetti.

Fenerbahçe ezelden beri hentbol kurallarını yeşil sahalarda uygularken, bu sene bu uygulama tavan yaptı. Fenerbahçe şimdiye kadar 2 maçını bariz elle oynanmış pozisyonlar sonucu kazandı, hakemler üç maymunu oynadı. Fenerbahçe -özellikle Kadıköy'de- hakemlerin üstün performansları sayesinde kazandı. Her pozisyon Fenerbahçe lehine, rakip anadolu takımının alehine işledi. Eller görülmedi, ofsaytlar kaldırılmadı, rakibin ceza sahası oldu mu zırt diye faul çalındı, Fenerbahçe'nin ceza sahası oldu mu "oyna oyna" işaretleriyle rakip oyuncunun yerden kalkması işaret edildi. Kartlar Fenerbahçe seyircisinin istediği gibi çıkartıldı... Kadıköy cehennem falan değildir. Evet saha mükemmel, stat mükemmel, seyirci 40bin, iki tane dünya yıldızı ilk 11'de... Ama gel gör ki; Fenerbahçe'nin maçı kazanmak için her zaman hakeme ihtiyacı var. Burdan takım "çıkamıyo" değil, çıkartılmıyo! Yoksa vasat oynayan bir anadolu takımı bile 1 puanını alıp evine dönecek. Nitekim takvimler 2. haftayı gösterirken vasat Diyarbakırspor alıyor da hak ettiği puanını... Ama Ankaraspor, Ankaragücü ve GaziAntep bu kadar şanslı değil... Hep tek farklı skorlarla kaybederken, Fenerbahçe'ye değil, hakem triosuna boyun eğiyorlar bu cehennemde( ! )... Bu değerli hakemler kimi deplasmanlarda da boy gösteriyor. Örneğin ÇaykurRize deplasmanında hakem 3 puanı Rize'den alıp, Aziz Yıldırım'a hediye ediyor. E Aziz bu, yapmazsan olur mu ?!

Bu hafta Antep vasat bir oyun ve Nobre'nin kabiliyetsizliğiyle bir puanını alıp evine dönücekti... Mümkün mü??? Dakika 90+3, Cem Papila sahneye çıkıyor. Burayı ben anlatırım ama önce Ahmet Çakar'dan dinleyin;

" Dakika 90+2 oynanıyor. Maç bitti bitecek. Ve Cem Papila tıpkı daha önceki bazı hakemler gibi sonucu belirleyiveriyor Fenerbahçe lehine. Antepli oyuncu hamlesini yapıyor, sağ ayağıyla Alex'in sağ ayağının hemen yanındaki çimlere basıyor. Dikkat edin! Sadece çimlere basıyor. Ama Alex, darbeyi ayağına almış gibi havada bir fırdöndü hareketiyle kendini yere atıyor. Son derece profesyonelce yapılmış müthiş bir penaltı aldatmacası. Aldanan kim? FIFA kokartlı hakemimiz Cem Papila. Hani şu geçen sene skandal yönetimiyle yine aynı statta Trabzonspor'un yenilgisini hazırlayan hakem. Aslında Cem Papila'nın direnci 75. dakikadan sonra bitmeye başladı. Verilen ve verilmeyen faullerle takdir haklarını inanılmaz şekilde Fenerbahçe lehine kullanan Papila, acımasızca infaz yaptı. Peki sarı kartı olan Appiah'ı son dakikalarda yaptığı hareketten dolayı niye oyundan atmadın? Yaptığı faulde kart tartışılır ama senin kararından sonra öfkeli bir şekilde topu yere vurması tartışılmaz. " Ahmet ÇAKAR

Bence de 90+3'te olan bu pozisyon kesinlikle penaltı değil. Ayağına basmış olsa Alex -hemde ters tarafa- o kadar zıplayamaz, yerine çakılır kalır. Zaten top outa gidiyo... Yani Alex'in önünde kalmış olsa tartışalım ayağına bastı mı basmadı mı diye! Ama top iki adamında oyun sahası içinde değil, auta gidiyo... Yani Alex kurtulsa da bi pozisyon yok ortada! İnsan insaf etmez mi yaa, o düdüğü nasıl çalar... Emek hırsızlığı bu kadar olur mu??? Artık Süper Lig'de beraberliğe, galibiyete ciddi rakamlar ödüyor federasyon. Fenerbahçe karşısında hiçbir anadolu takımının hakettiği parayı, puanı alma hakkı yok mu! Yazık, günah... O Cem Papila ki, kırmızı kartların kralı değilmidir? Göstersene Appiah'a kırmızı kartını! Gösteremiyormusun? Niye, orası Kadıköy mü? Niye, Aziz Yıldırım mı var sahnede? Niye, sana puan veren gözlemcilerin hepsi Fenerbahçe taraftarı mı? Niye, Aziz Yıldırım her kurulu arayıp tehtid mi ediyor? Niye, 40bin kişi üstüne mi çullanır? Niye, niye, niye...

Dönelim Galatasaray'a... Galatasaray ilk 4 hafta oynadığı gösterişli futbolunu artık ortaya koyamıyor. Özellikle son 2 haftadır vasat bir futbol oynuyor, oynamak zorunda bırakılıyor! Ancak iki gerçeği birbirine karıştırmamak lazım. Bu Galatasaray'ın, yönetimin, futbolcuların, taraftarların sorunu. Bu Galatasaray camiasının sorunu. Bu, her hafta Galatasaray alehine çalınan düdüklerin bahanesi olamaz. Yani, "siz önce güzel top oynayın, sonra hakemler hakkında konuşun" cümlesini haklı kılmaz. Biri farklı, diğeri farklı. Aynı kazanın içine atılıp, çorba yapılamaz! Bugün bu rezil 11 hafta geride kaldıktan sonra, her Galatasaraylı, her futbol sever hakemler alehine konuşmaya hak sahibidir. Adalet doğru dağıtılmadığı sürece konuşmak bizim en doğal hakkımızdır.

Aynı hakemler, Galatasaray maçlarında gerek iç saha olsun, gerek dış saha olsun aşırı agresif bir görüntü çizmektedir. Hasan Şaş'ın "hakemler bizi azarlamasın" sözüyle, hakemlerin Galatasaraylı futbolculara karşı aşırı sert yüz ifadeleri ve davranışları su yüzüne çıkmıştır. Zaten maçları televizyondan izleyen bir izleyici, son iki üç haftadır hakemlerin nasıl bir psikolojide olduğunu rahatlıkla anlayabilir. Özellikle son iki haftadır Selçuk Dereli ve Oktay Demiray "Biz Galatasaray'a ezilmeyeceğiz, büyük takım ayrımı yapmayacağız" psikolojisinin altında kalarak Galatasaray alehine kararlara imza atmışlardır. Geçen hafta, Heinz çalım atıyor, rakip elle kesiyor, hakemin gözünün önünde oluyor pozisyon, hakem devam diyor. Saidou'ya taban kalkıyor, hakem görüyor, devam diyor. İki tane penaltı pozisyonu var, bence biri %100 penaltı, hakeme göre ikiside penaltı değil! Top oynamak isteyen Galatasaray'ın oyunu, tam 6 kere -topun yeri konusunda- kesilerek yavaşlatılıyor. Tam 4 kere de, oyuna hemen başlamak isterken duran topa vuruyor rakip takım. Hiçbirinde kart yok! Rakipler uçarak, koşarak, kayarak, tekme sallayarak 90 dakika oynuyor ama gel gör ki Galatasaray'la aynı adette sarı kart görüyor. Gelelim bu haftaya... İsmail Güldüren diye bir defans oyuncusu var GençlerBirliği'nde... 20. dakikaya kadar önce Hakan Şükür'e, sonra Necati Ateş'e bariz faul yapıyor ceza sahası içinde. Televizyondan izleyin, bildiğiniz itiş-kakış değil... Resmen adamları alıyor, yere fırlatıyor. Güreş müsabakalarındaki gibi... Bu adam 20. dakikada ikinci sarıdan kırmızı kartla oyundan atılması gerekirken, Galatasaray 2 tane penaltı atması gerekirken, 70. dakikada İliç'e yaptığı sert faulle daha ilk sarı kartını yeni alıyor. Necati çalım atacak, rakip önünde duruyo, üzerine yüklenen Necati faul yapmış oluyor. Hücum faul yani?! Oyuna girmek isteyen Necati elini kaldırıyor, hakemin yüzü ona dönük görüyor ama gir demiyor, Necati Galatasaray atağına hakem gir demediği için katılamıyor, sinirlenen Necati el hareketi yapar yapmaz hakem koşarak Necati'ye geliyor ve sarı kartını çıkartıyor. Necati'yi içeri almak için görmeyen hakem, Necati'nin yaptığı el hareketini hemen görüyor, sarıyı çıkartıyor. Appiah haksız olduğu halde topu yere fırlatınca devam, Necati haklı olduğu halde sinirlenirse sarı kart! O Galatasaraylı onun hakkı yok! Onun başkanı Aziz Yıldırım değil! Böyle her pozisyonda "Galatasaray'a ezilmeyeceğim, yenilmeyeceğim, tarafsız olmalıyım" psikolojisinin aşırı baskısıyla olay tersine dönüyor ve yine yaraları Galatasaray alıyor... İrili-ufaklı her pozisyon, Galatasaray alehine işliyor. Eğer tekmelik takılmasaydı sanırım bugün bir iki Galatasaraylı futbolcunun ayağı kırılmıştı. Ama bu kadar sert bir futbola karşı kartlar çıkmıyor... Hatta Galatasaray'a zırt diye çıkan kart, GençlerBirliği'ne kırk kere düşündükten sonra çıkıyor... Anlaşılır gibi değil... Benim bir önerim var! Galatasaray'ın maçlarına verilen hakemler, ertesi hafta Fenerbahçe maçına verilsin! Bir görelim bakalım önceki hafta gösterdikleri bu cesur performansları gösterebilecekler mi?! Oynamak isteyen bir takımı bu kadar durduracaklar mı?! Karşı tarafın sertliklerine bu kadar göz yumacaklar mı?! Gözlerinin önünde olan pozisyonlarda üç maymunu oynayabilecekler mi?! Aynısını yönetsinler, yemin ediyorum bir maaşta ben veririm..! Böyle birşey bekleyerek komik duruma düşüyorum değil mi... Doğru...

Şimdi düşünün bir Galatasaray'lı futbolcuyu... 11 haftanın 5'inde bir önceki gün ezeli rakibin hakem hatalarıyla kazanıyor. Tam "kaybetti işte" derken yine bir şekilde 3 puanı alıyor... Nasıl bir psikoloji? Nasıl zor bir durum? Taraftar için baskı yaratan bu haksız rekabet futbolcuyu nasıl etkiler bir düşünün... Zaten Hakan Şükür açıkladı "üzerimizde bu şekil bir baskı var artık diye.." Bu şekide Galatasaray her haftaya 1-0 yenik başlıyor zaten... Birazda bu yüzden top oynayamıyor son haftalarda... Herneyse sonra sahaya çıkıyorlar, hakem hataları geliyor üstüne... Dün izledikleri maçta Fenerbahçe'ye 3 puanı getiren bir hakem var sahada! Bugün aynı hakem camiasından başka bir hakem Galatasaraylı futbolculara bağırıyor, kart çıkartıyor, her pozisyonu alehlerine yorumluyor! Siz olsanız, bu haksızlığa nasıl dayanırsınız?! Valla ben tokatlarım o hakemi... Ana avrat küfür ederim bu güzide hakem camiasına. Galatasaray'lı futbolcular yine kendilerini iyi kontrol ediyor, bakmayın siz...

Son olarak biraz farklı bir noktadan bakacağım bu son iki üç yıllık döneme. Öyle bir hava yaratılmış ki Fenerbahçe Galatasaray'ı ikiye katlamış gibi... Halbuki bu dönemde, Fenerbahçe'nin mazisine eklediği 2 SüperLig şampiyonluğu var, Galatasaray'ın da 1 Türkiye Kupası... Ama Galatasaray'ın esip geçtiği 96-00 döneminde Galatasaray'ın 14 kupası, Fenerbahçe'nin Yayla Kupası vardı müzesine kaldırdığı, unutmayalım... Şaşırmayalım!

Evet, şimdi Aziz Başkan istediği gibi atını oynatıyor. Alemin kralı. Tehtidler havada uçuşuyor. Adam mafya. E Başbakan'da Fenerbahçe'li. Aziz'in gücünün yetmediği yerde daha üst düzey güçler devreye giriyor. Tabii bu ortamı biraz da aciz Galatasaray yönetimi sağlıyor... Hıncal Uluç'un söylediği gibi; hakemlik artık karlı bir meslek. Bu mesleği sürekli hale getirebilmek içinse hakemin gözlemciden iyi not alması lazım. Bu notları dağıtan gözlemci camiası zaten Fenerbahçe forması giyiyor... Yani başlığa geri dönüyoruz şimdi. Gözlemciye, yani Aziz'e yaranmalısın ki, iyi not alıp haftaya maç yönetesin. E bu gerçeğe göre; tarafsızlığın adı Fenerbahçe, tarafsızlığın rengi sarı-lacivert olmuş...

...olmuşta, burda söz konusu diğer takım, şimdilik üzerine ölü toprağı örtülmüş, Türkiye'nin en büyük camiası Galatasaray! Dile kolay, tam 14 sene şampiyon olamamış... Başka hiçbir takım böyle bir badire atlatmamıştır. Yine Galatasaray, o dönemler bir avuç taraftarıyla İnönü Stadı'nın iki direği arasında yerini alamazken -Fenerbahçe ve Beşiktaş maçlarında- bugün, Türkiye'nin en çok taraftara sahip olan takımıdır! Başarısız geçen yıllarda çığ gibi büyüyen başka bir taraftar örneği yoktur! Bu büyüme kuşkusuz kendi kendine değil, zorluklar karşısında sevgiyle ve coşkuyla dimdik durarak gerçekleşmiştir! Şuan gelinen nokta, geçmişle benzerlikler taşımaktadır. Sonuç olarak; Elbet bir gün, bu aciz Canaydın yönetimi gider... Elbet bir gün adalet, eşit dağıtılır... İşte o güne kadar toplayabildiğiniz kadar kupa toplayın Fenerbahçeliler. ÇÜNKÜ G A L A T A S A R A Y -BELKİ YARIN BELKİ YARINDAN DA YAKIN- ÖYLE BİR GELİR Kİ, BİR DAHA BİR KUPANIN SAPINI BİLE GÖREMEZSİNİZ !

Şimdilik atınızı oynatın bakalım.. oo oo saldır Fenerbahçe oo oo hakemler hep seninle!!!!!

 

 

PLAYBOY DOĞUMGÜNÜNÜ KUTLADI

Ankara ve Artur'un tanınmış simalarından, playboy Arda Mehter geçtiğimiz günlerde verdiği büyük br parti ile yeni yaşını kutladı...

Arjantin'in gözbebeği Buenos Aires'in isim babası aynı zamanda işletmecisi olan Arda Bey 2005-2006 kış sezonunda mekanı açmayarak müşterilerini bir anlamda hayal kırıklığına uğrattı. Yakın çevresine aralık ayında askere gideceğini, bu sene mekanla ilgilenemeyeceğini bu yüzden açmayı düşünmediğini söyleyen hızlı playboy, askerlik öncesi gecelerin tadını çıkartıyor.

Sadece veda partisi sebebiyle 1 gece için Buenos Aires'i hazır hale getiren ve doğumgününü burada kutlayan Arda Bey'i sevenleri o gece yalnız bırakmadı. Ramazan ayı olmasına rağmen mekana gelen iş, sanat, eğlence dünyasından ünlüler ve playboylar mekanı aydınlattı. Kamera ve fotoğraf çekimine izin verilmediği bu geceye sadece davetliler katılabildi. O sırada Arjantinde olan ve içerideki kalabalığı görüp açıldığını zanneden birçok Ankaralı içeri girmeye çalışınca kapıda izdiham yaşandı. Bodyguardlar durumu uygun bir dille anlatarak herkesi geri çevirmek zorunda kaldı.

Biz de arturluyuz.com ekibi olarak Arda Bey'in yeni yaşını kutluyor, bu senenin öncekilerden çok çok çok daha sağlıklı, mutlu ve bol kazançlı geçmesini diliyoruz. Ayrıcaaa kazasız belasız "su" gibi bir askerlik dilemeden de geçmiyoruz.

P.S: Ardacım öpüyorum güzel yanaklarından, iyiki doğdun..

 

 

WE LOVE YOU MURATTİ

Haziranda açtığın ArturSummer'05 her sene biraz daha büyümemiz(ama olgunlaşamamamız:p), Artur'un ve tüm halkının dejenere olması ve her sene o pırıltıdan biraz daha birşeyler yitirilmesine rağmen yine de "mükemmel" geçti...

Her akşam midemize inat bir şişe biterken, her akşamüstü Halil Abi'nin kara kaplı defterinin bira kısmı onlarca çarpı işaretleriyle dolarken, 19 Temmuz'da(1907) -hani fenerin kuruluş günüymüş ya- hiçbir fenerlinin üstünde forma yokken, tam iki masa Galatasaraylı, formalarıyla otururken..hatırla Muratti..Garsonlar 30dk hizmeti kesmiş yine de yılmadan kendi tostumuzu kendimiz alırken, disco çıkışı kimin nereye gittiğini hatırlamaz sabah kritiğini yaptıımızda bişeyleri hatırlarken, "tey tey" hareketi için ayağını kafamıza kadar kaldırırken, gündüz gündüz Barışla Ahmet'e kaçıp kaçıp Mustafa Abi'nin yurt dışından getirdiği biberli votkaları içip içip tavernaya dönerken, saçma saçma danslar, bağrış çağrış, sen milli takıma girecek kadar voleybolunu ilerletmiş ve çok güzel mangallar yaparken..................................Sanki bu eğlence hiç bitmicek, sanki askerliğin hiç gelmicek sandık... Yanıldık... Anladık ki herşey bir ağustos akşamı Kamil Koç'ta yaşanan hüzünlü geceye kadarmış... Yok, yok... Verilen aranın bir sonu var elbette... 15 Ocak'ta, karlı bir İstanbul veya Ankara akşamında, yine bi şişe bitince, bir kez daha anlarız hayatın ne kadar çabuk geçtiğini.....

Bu gözlükler herşeyi anlatıyo sanırım... Bu sene ne kadar saçmaladıımızı diil:)) seni ne kadar çok sevdiimizi..

Grupça öpüyoruz gözlerinden... Gel de bi maça gidelim sen, ben, iso...AliSamiYen rakiplere, meşale bize mezar olana kadar içelim........................daha içelim,,daha içelim..daha içelim

arkadaki düşünceli güzel arkadaşımızdan yanlışlıkla arturluyuz.com'a çıktığı için özür diliyoruz

 

_alo ben Kadir
_hangi Kadir?
_DELİ KADİR ULAAAAAYYYYNNNN:))

 

 

YUKARI

Bize Mail Atın

[ Copyright © 2001-2011 ]
 

 

 
22 AĞUSTOSTA FİLTREYE / SANSÜRE HAYIR!